ölen insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölen insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2016 Cumartesi

sonuna kadar dayanamazsan bilki senden ve benden utanıyorum


İstanbul güvenli bir şehir değil bir çoğumuz için. Etrafta tiner çekenler var, para vermeyince bıçak çekenler, zaten dilenen sizleri soymaya hazır çocuklar kaynıyor. Bir çoğumuza göre Suriyeli sayısının artmasıyla iyice çivisi çıktı. Zaten hiç birinin para ihtiyacı yok, bizlerden iyi yaşıyorlar. Devlette onlara yardım ediyor. Mesela metrobüste son duyduğuma göre devlet onları maaşa da bağlayacakmış. Bütün dertlerimiz sıkıntılarımız onlar yüzünden. Zaten yıllardan beri herkes der çocukları doğurup doğurup sokağa atıyorlar. Biliyor musunuz bu kelimeleri sarf eden herkesten utanıyorum. Çünkü bunları söyleyenler hiç savaş görmedi, hiç yokluk açlık çekmedi, anneleri tarafından hiç terk edilmedi, kışın doğalgaz faturasının çok gelmesinden yakınırken dışarda üşümek nedir bilmedi ya da donarak ölmedi. Hiç biri ayakkabı boyamadı, elini kire bulaştırmadı. Üniversitede ayakkabı boyayarak masraflarını çıkaran bir arkadaşım vardı ama o da tabi hobidir kesin. Hepinizden utanıyorum, sizi duyan kulaklarımdan, iğrenç fikirlerinizi kusan ağızlarınıza o lafları tıkmadığım içinde kendimden. Herkes kışın köprü üstündeki çocukları kınadı ama kimse onların çıplak ayaklarıyla oturduklarını fark etmeyip söylendi. Fark edenlerde acıtasyon dedi geçti. Belki de acıtasyondur ama kimse benim montumla üşüdüğüm havada onları üşümediğini söylemesin. 

Size neler yaşadığımı anlatmak istiyorum. Para benim için hep araç oldu. İlk okuldayken ekonomik kriz babamı da vurdu. Zor, hatta boktan bir yıl geçirdik. Annem o dönemin sonunda işe geri dönmeye karar verdi. Evimiz vardı, pişirecek yemeğimiz vardı ama astım hastası bir kardeş varken eskiyen ayakkabılarınız bahane edemiyorsunuz. Hatta ayağınıza küçük gelse de çünkü biliyorsunuz ki babanız alır ama karşılığında neyden fedakarlık ederek. Hep para konusunda fazla bilinçli ya da fazla kulak misafiriydim. Okulda koşu takımına seçildiğimde hoca son kez baştan aşağı aşağılayıcı bir şekilde süzüp eskimenin hakkını veren spor ayakkabılarıma takılıp "Başka var mı?" dedi. Yoktu. Sonra diğer hocaya dönüp “Bu olmaz. Bir de buna ayakkabımı almaya uğraşacağız” dedi ve gitti. Bu olmuştum. İstanbul`un iyi bir semtinde, iyi bir evimiz vardı, ama paramız yoktu. Okulun öğrencilerinin benden farkı onların hala paraları ve yırtık olmayan ayakkabıları vardı. Ondan sonra işler düzeldi. Babam işlerini toparladı, annemde devletin güvenli kollarına geri döndü. O saatten sonra kardeşlerimin ödevinden, yediği yemeğinden ben sorumlu oldum. Yine istediğimiz her şey alındı, el üstünde tutulduk, yok denmedi. Ama ben o aşağılayıcı bakışı ömrüm boyunca unutmadım. Annem küçükken benim çok kibirli bir çocuk olduğumu söyler ki küçüklüğümü bilen herkes aynı fikirde. Giydiğim kıyafetleri sevmediğim sürece ikinci kez giymek istemez ağlarmışım. Babam nasıl olsa yenisini alıyordu ilk çocuktum, şımartılıyordum. Ama tüm o eskimeyen ayakkabılar içinde olan arkadaşlarım içinde ben bir öğretmen tarafından aşağılandım. O günden sonra bende kibirden eser kalmadı. Aldığım her şeyi parçalana kadar giydim, hatta sevdiğim için dolabımda duran yırtık tshirtlerim var. O gün kendimi bir dilenci gibi hissettim. 

Kimseye bahsetmedim, Ama aşağılayan gözlerle baktığınız o çocukların yaşadığının onda birini bile yaşamadım, bu bile bana yetti. Ama ben bu kış o köprü üstündeki çocuğa ayak numarasını sorup ayakkabı aldığım için, verirken gören insanlar tarafından azar işittim. Pastanenin önünde duran çocuğa sürekli poğaça aldığım için satmayı reddettiler. Sonuçta müşteriyi rahatsız ediyorlardı. Tüm bunları yaşarken, çok az insan bana destek olurken, bir çoğu tarafından azar işittim. Hastane önünde "Simit alın çok açım para istemiyorum" diye yalvaran yaşlı kadına simit alırken, ayağı çukurda amcamız "Hep yapıyorlar burda bunu inanma dedi. Annem o hastanede çalışıyor ve ben o hastaneye bu kadar sık giderken bir kez bile görmedim. Hiç para vermedim de diyemem ya da kandırılmadım.  Cebimdeki son paramı eve gidecek parası yok zannettiğim bir kadına verdiğimde cüzdanına koyarken benden çoktu parası. "Nasılda Türkçe öğrenmişler, bak bak!" derken hiç aç kalıp, savaştan kaçmadı, zorunda kalınca oranın dilini şakımadı. Üzgünüm ama "çok para veriyorlar, bizim evlerimizi kiralıyorlar, lüks daireler alıyorlar" dediğiniz adamların Suriye`de fakir olduğunu düşünmüyorum. Buraya geldi diye onlara kimse milyon dolarlarda vermiyor. Bunları anlatmamın sebebi de aman ben ne kadar iyi bir insanım demenizi sağlamak değil. Öyle olsa hiç kimseye anlatmadığım, içimde ilk gün ki gibi duran o ağır, ezici ,aşağılayıcı bakışları sizlere anlatmazdım. 

Bugün okulda işlerim olduğu içi izin aldım. Öğlene kadar bitince ofise gitmeyip NilKuşu`nun yüksek lisans dersini ektirtip yemek yedik, kahvemizi içtik, alışveriş yaptık. Kuaförden çıkıp eve yürürken 10 11 yaşlarında üzerinde kazağından başka bir şeyi olmayan kirli, kağıt toplayan bir çocuk önümüzde durup “abla para versene karnım aç” dedi. Nilkuşu`nun arkadaşı direk “Paramız yok” dedi. Çocuk tek saniye düşünmeden ilerlemeye başlarken "Bekle" dedim bakkala koştum. NilKuşu daha akıllı davranıp onu da getirdi. Kendisi seçsin diye. "Siz ne alsanız olur" dedi ısrar edince bir paket albeni bisküvi aldı. Daha fazla al dedik kabul etmedi çikolata bile istemedi. Onun yaşında bir çocuğa babası istediğini al dese bakkalı satın aldırırdı. En sevdiğim çikolatayı ben eline verdim. Dışarda duran kolayı zorla aldırdım. Biz parayı verene kadarda gitmedi. Sonra teşekkür etti, boyundan büyük o kağıt topladığı arabayı aldı sonra giderken abla diye seslenip el salladı. Kurgu değil, acıtasyon yapmaya çalışan bir film, kamu spotu tarzı bir şey falan değil. Acıta acıta gerçek. Çünkü onun gibi bir sürü çocuk var. Bizler görmezden gelip, söyleniyoruz, ellerine üç beş kuruş veya benim gibi bir bisküvi sıkıştırıp gönderiyoruz. Onlar için hiçbir bok yapmıyoruz. Kahvemizi yudumlarken masaya gelip mendil uzattı diye onlardan nefret ediyoruz. Bizim için tek dertleri para olanlar onlar. Biz sıcak ofislerimizde, maksimum 10 saat çalışıp, çileler çekerken o iki mendille köşeyi dönüyor. O çocuğun o saatte okulda olması gerektiği, mendil satmak yerine oyun oynaması gerektiğini boktan kurgusal televizyon programlarıyla doldurduğumuz beynimize iletemiyoruz. Almadı , ona daha fazlasını sunarken bile sadece karnını doyuracağı kadarını aldı, teşekkür etti ve gitti. Geride sizlerin ve benim insanlığıma duyduğum utançla bıraktı beni.